Çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu. Birden sordu: -Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun ? Benimle ilgili bir hikâye olma ihtimali var mı ?
Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi : -Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden çok daha önemli... Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin.
Çocuk kaleme merakla baktı, ama özel bir şey göremedi.
-İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı değil ki!
-Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun.
Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin, ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Allah'tır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir.
İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam, durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni daha iyi bir insan yapar.
Üçüncü özellik: Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden biridir.
Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabın ya da dışarıya yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın.
Beşinci ve son özelliği ise: Her zaman bir iz bırakmasıdır. Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın.
Sehl ibni Sa’d Radiyallâhu Anh, Resul-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellemin şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
'Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır. Kıyamet Gününde o kapıdan ancak oruç tutmuş olanlar girer, onlarla birlikte o kapıdan başka hiç kimse giremez.
O vakit, ‘Dünyada iken oruç tutmuş olanlar nerededir?’ diye bir ses yükselir. Onlar gelir, Cennete o kapıdan girerler. Oruçluların en son kalanı da girince kapı kapatılır, artık başka hiç kimsenin girmesine müsaade edilmez. O kapıdan kim Cennete girerse ebedi olarak susuzluk çekmez.' (Buhari, Savm: 4, Bed’ü’l-Halk: 9; Müslim, Sıyâm: 166; Tirmizî, Savm: 55)
Bir başka hadiste de her mü’minin işlediği amele ve ibadete göre Cennetin değişik kapılarından çağrılacağı bildirilir:
Ebu Hüreyre Radiyallâhu Anhın rivayetine göre Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:
'Kim ki Allah rızası için (malından iki sığır, iki koyun, iki dirhem) çift sadaka verirse, Cennet kapılarından, ‘Ey Allah’ın (sevgili) kulu (buraya gel)! Bu kapıda büyük hayır ve bereket vardır’ diye çağrılır.
Çok namaz kılan da (Cennetin) namaz kapısından çağrılır.
Mücahitler cihat kapısından çağrılır.
Oruçlular da ‘Reyyan’ kapısından çağrılır.
Sadaka sahipleri de sadaka kapısından davet edilirler.'
Ebu Bekir Radiyallâhu Anh:
'Babam, anam sana feda olsun ya Resulallah! Bir mü’minin bu kapıların hepsinden davet olunması müşkül müdür, bir kişi bu kapıların hepsinden davet olunur mu?' diye sordu.
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem cevaben, “Evet, hepsinden davet olunur. Ey Ebu Bekir, umarım ki, sen de o bahtiyarlardan olasın” buyurdu. (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Hadis no: 895.)
İbni Abbas Radiyallâhu Anhüma, Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi Vesellemden şöyle işittiğini rivayet ediyor:
'Şüphesiz ki, Cennet, bir sene boyunca Ramazan ayının girmesi için süslenir.
Ramazan’ın ilk gecesi olunca “Müsire” denilen bir rüzgar, Arş’ın altından eser.
Cennet ağaçlarının yaprağı ve kapılarının halkaları şiddetle sallanır ve bundan dolayı tatlı bir ses işitilir ki, dinleyiciler bundan daha güzelini hiç işitmemişlerdir.
Böylece Cennet hurileri meydana çıkıp Cennetin en yüksek yerinde dururlar ve şöyle seslenirler:
“Evlenmek isteyen yok mu?” Allah onu evlendirir.
Sonra huriler derler ki:
“Ey Cennetin bekçisi! Bu gece nedir?” Bekçi saygıyla cevap verir:
“Bu gece, Ramazan ayının ilk gecesidir. Muhammed’in Sallallâhu Aleyhi Vesellem ümmetinden oruç tutanlar için Cennetin kapıları açıldı.”
Sonra Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem buyurdu ki:
Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:
“Ey Rıdvan (Cennetin bekçisi)! Cennetlerin kapılarını aç ve ey Malik (Cehennemin bekçisi)! Cehennemin kapılarını Muhammed Sallallâhu Aleyhi Vesellemin ümmetinden oruç tutanlara kapat!
“Ey Cebrail! Yeryüzüne in, şeytanların azgınlarına kelepçe vurup zincirlerle bağla, sonra onları denize at ki, Sevgili Habibim Muhammed’in (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ümmetinin oruçlarını ifsat etmesinler.”
Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem daha sonra şöyle buyurdu:
Allah (Azze ve Celle) Ramazan ayının her gecesinde, bir münâdiye (çağrıcıya) üç defa şöyle nidâ etmesini (seslenmesini) söyler:
“Bir şey isteyen yok mu, isteğini vereyim.
“Hiç tövbe eden yok mu, tövbesini kabul edeyim.
“Mağfiret dileyen yok mu, bağışlayayım.
“Kim fakire değil, zengine; zalime değil, vefakâra borç verecek?”
Resul-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Vesellem devamla şöyle buyurdu:
Ramazan ayının her gününde iftar anında Allah (Azze ve Celle) hepsi de Cehennemi hak etmiş olan bir milyon kişiyi Cehennemden kurtarır. Ramazan ayının son günü olunca Allah Teâlâ ayın başından sonuna kadar Cehennemden kurtardığı kimselerin toplamı kadarını daha kurtarır.
Kadir Gecesi olunca Allah (Azze ve Celle) Cebrail’e (Aleyhisselâm) emreder. Cebrail Aleyhisselâm meleklerle beraber yanlarında yeşil bir sancakla yeryüzüne inerler. Sancağı Kâbe’nin üzerine dikerler. Bu sancağın yüz kanadı vardır. Bunlardan ikisi bu gecenin dışında açılmaz.
Cebrail Aleyhisselâm o iki kanadı bu gece açar ki, bunlar doğudan batıya ulaşır. Cebrail Aleyhisselâm bu gece melekleri teşvik eder. Onlar da her ayakta durana, oturana, namaz kılana ve zikredene selâm verirler ve onlarla musafaha ederler, tokalaşırlar. Yaptıkları dualara “Âmin” derler.
Bu iş, tan yeri ağarıncaya kadar devam eder. Tan yeri ağarınca Cebrail Aleyhissalâm:
“Ya Cebrail, Allah Teâlâ Muhammed’in (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ümmetinden olan mü’minlerin ihtiyaçlarını ne yaptı?” derler.
Cebrail Aleyhisselâm şöyle cevap verir:
“Allah Teâlâ, bu gece onlara rahmet nazarıyla baktı ve onları affedip bağışladı. Ancak dört grup hariç.”
Râvi der ki:
“Ya Resulallah! Onlar kim?” dediğimizde, buyurdu ki:
“İçki içmeye devam eden, anababasına âsi olan, akrabalık bağlarını gözetmeyen ve müşahin.”
“Ya Resulullah! ‘Müşahin’ nedir?” dedik:
“İnsanlar arasındaki dostluk bağlarını kesen, fitne ve fesat çıkartan kimsedir” buyurdu.
Bayram gecesi olunca, bu geceye mükâfat gecesi ismi verilir. Bayram sabahı olunca Allah (Azze ve Celle) melekleri her memlekete gönderir. Yeryüzüne inerler, sokak başlarını tutup insanların ve cinlerin dışındaki bütün yaratıklara işittirecek bir sesle bağırıp:
“Ey Muhammed ümmeti! Çok ihsan eden ve büyük günahlarınızı bağışlayan Rabbinizin huzuruna çıkınız” derler.
Onlar namazgâhlarına çıkınca Allah (Azze ve Celle) meleklere:
“İşini yapan işçinin mükâfatı nedir?” diye sorar.
Melekler:
“Ey yüce Allah’ımız ve Mevlâmız! Onun mükâfatı ve ücretini tam olarak vermendir” derler.
Bunun üzerine Allah Teâlâ:
“Ey meleklerim! Sizi şahit tutuyorum ki, Ben onlara Ramazan ayındaki oruçlarının ve namazlarının sevabı olarak rızamı ve mağfiretimi verdim” dedi ve sonra şöyle buyurdu:
“Ey kullarım! Benden isteyiniz. İzzetim ve Celalim hakkı için bugün Benden âhiretiniz için biriktirmek üzere ne isterseniz mutlaka veririm. Dünyanız için istediğiniz şeyde de size bakarım.
“İzzetim hakkı için siz Benim rızamı gözettiğiniz müddetçe, Ben de sizin hatalarınızı örterim.
“İzzetim ve Celalim hakkı için hak sahipleri ve idareciler önünde sizi rezil ve rüsvay etmem.
“Siz Beni razı ettiniz, Ben de sizden razı olduğum halde bağışlanmış olarak dönünüz.”
Bu sebeple melekler sevinir ve Ramazan sonunda iftar ettiklerinde Allah’ın (Azze ve Celle) bu ümmete vereceği mükâfatı müjdelerler. (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2:439)
Ramazan'ın Cennet Sevabı
Ebû Said el-Hudri Radiyallâhu Anhın rivayetine göre Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:
“Ramazan’ın ilk gecesi olunca, semânın kapıları açılır, Ramazan’ın son gecesi oluncaya kadar hiçbir kapısı kapanmaz.
“Ramazan ayı içerisinde bir gecede, herhangi bir kul namaz kılarsa, şüphesiz ki, Allah onun her secdesine bin beş yüz sevap yazar ve onun için Cennette kırmızı yakuttan bir köşk yapar. Bu köşkün altmış bin kapısı vardır. Her kapısında kırmızı yakutla süslenmiş altından bir köşk vardır.
“Ramazan’ın ilk orucunu tutunca, o güne kadar olan geçmiş günahları bağışlanır ve her gün sabah namazından akşama kadar yetmiş bin melek ona istiğfar ederler.
“Ramazan ayı içerisinde gece veya gündüz yapmış olduğu her secde için ona, gölgesinde atlı bir yolcunun beş yüz sene gidebileceği büyüklükte bir ağaç verilir.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb 2:429)
Peygamber Efendimiz (sav) yağmur yağınca göğsünü yağmura açıp dışarı çıkardı. Bunun üzerine ashabı 'Bunu niye yaptınız ya Rasulullah?' diye sorduğunda verdiği cevap müthiş anlamlı. Şöyle derdi Muhammed Mustafa (sav):
'Bu, az önce Rabbiyle beraberdi' ya da 'Bunun Rabbiyle ahdi yeni!'
Belki de o yüzden, yağmur sonrası dünya tertemiz ve yeni görünüyor gözüme.. Yıkanmış yeşil ağaçlar, beyaz, pembe ve mor çiçekler.. Hepsi yağmura dönerken yüzünü Rabb'lerini şükrü de unutmuyorlar bence..
Kirli dünya bunca güzelliği hakketmese de Rabb'im gönderdi yine rahmet bulutlarını yeryüzüne.. Dedim ya, maviden nurani damlalar aktı yine bugün yeryüzüne... İndi rahmet her şeye rağmen, her yere... İnadına güzeldi damlacıklar, inadına nurani... Yeryüzünü, yüzümüzü temizlemek, yıkamak istercesine indiler dünyamıza Rabb'lerinin izniyle..
Allahım! Sen ki.. kirli dünyaya dahi tertemiz rahmeti sunansın.. Sen ki yağmur taneciklerine dahi koruyucu melekler tahsis edensin, bizleri de koru her türlü kötülükten.. Yağmurla müjdelediğin gibi bizi de göz yaşlarımızın hemen akabinde tez zamanda müjdele..
Bu gün, rahmet indi, duayla her zerreye dokundu.. Minik bir kelebeğin ağırlığınca, ufak bir bebeğin öpücüğü gibi masumca kondu toprağa, yeni açan bahar çiçeklerine, alımlı renkli lalelere... ~ ~ ~
ALLAH'ın gökyüzünden su indirdiğini görmedin mi?
Böylece Biz onunla, renkleri değişik olan meyveler çıkardık.
Dağlardan da beyaz, kırmızı renkleri değişik ve siyah yollar (kıldık).
Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, herşeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır,üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine,
- "Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?" diye sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net,
- "Mümkün değil!" olmuş.
- "Hayatım boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?" sorusunu üçüncü eşi,
- "Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim." diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.
- "Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardım eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?" sorusuna karşı, ikinci eşinden,
- "Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım." karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş:
- "Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim."
- "Ah!" diye inlemiş kral;
- "Keşke bir şansım daha olsaydı..."
* * * * * * * * * * * * * * *
ASLINDA YAŞAMDA HEPİMİZ DÖRT EŞLİYİZ.......
Dördüncü eşimiz :"VÜCUDUMUZ !!!"
Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz :"SAHİP OLDUĞUMUZ SERVET ve STATÜMÜZ !!! "
Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
İkinci eşimiz :"AİLE ve DOSTLARIMIZ !!!"
Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
Gelmeler ve gitmelerle dolu uzun bir zaman dilimiydi yaşadığımız..
Hala da yaşamakta olduğumuz, çoğu zaman hüzün dolu geceler ortak olurdu gözyaşlarımıza kimi zaman mutlu gülümseyişler..
Koca bir imtihan..
Belki her geçen gün zorluğuna alıştığımız ama gönüllerimizi bir o kadar da karamsarlaştıran..
Belki de biz abartıyoruz zor olmayan ama kendi ellerimizle çıkmaz sokaklar haline getirdiğimiz güzel yaşamımızı..
Hangi dala atsak elimizi gülleri soluyor gönül fidanımızın..
Biliyorum bizi bekleyen ve bizim için en hayırlı olan gülümüz bekliyor büyük bir sabırla ama gel gör ki aynı özveriyi bizler gösterip sabredemiyoruz çoğu zaman..
Rabbim güç ver ruhlarımıza, gönüllerimize, alışmak zorunda olduğumuz ayrılık duygusunu nakşetme ruhlarımıza..
tavsiye ediyorum hem çok kolay hem de çok hafif, yemek üzerine rahatlıkla yenebilecek, bayıltmayacak bir tatlıJ
berraya hala tuvalet alışkanlığı kazandıramadık…
dün akşam da bayağı uğraştık ama evin muhtelif yerlerinin çişş lenmesiyle ellerimizde bezlerle temizlik yapmaktan helak oldukJ
üstüne bir de sallanmaya uğraşırken çekyatın yan korkuluklarında düştüL burnunun üzerine düşmüş uzun müddet ağlayıp sızlandıktan sonra duruldukJ
LC Waikiki nin el değiştirdiğine dair söylentiler dolanıyor nette, Leyla Zana devralmış felan deniyor bir bilgisi olan var mı? Görüyon mu lc Waikikiden de olduk…
Kadro defterlerinin arasında boğulmak üzereyken ara verip küçük bir yazı eklemek istedim bloğuma ve ekliyorumJ
Hafta sonu ne yapsam diye düşünüyorum, hava güzel görünüyor bozulmaz iseJ ailecek küçük bir gezinti yapabilsek çok iyi gelecek ruh halime…
Aslında her bayanın yapmak istediği gibi, elime bol para geçirip gönlümce alış veriş yapmak istiyorum bu aralar:D tabi ki yanlış bir düşünce, para harcayınca sıkıntıların harcadığın paralar gibi yok olmuyor ama ne yapayım bunaldım bu aralarJ
Kız kardeşim tuğba akşamları eve gelip haldır haldır ders çalışıyor üniversite sınavlarına girmeye karar vermiş… aslında benim de aklımda vardı bu sene lise mezun vermeyecek ya sınava katılım bayağı bir az olacak yani şans daha yüksek ama kendimde ders çalışacak güç bulamıyorum ne yazıkki…
Kızım her sabah işe giderken gitmemem için alt dudağını düşürüp “seni çok özledim ben gitme” diye ağlıyor… sana ne alıyım gelirken deyince, sayıyor bir sürü şey ve sonrasında da “uzaklara gitme ama tamam mı “diye ekliyor ve yolcu ediyor beni…
Cumamız hayır ve bereket ile geçsin inşallah…
Anladım işi; Sanat Allah’ı aramakmış, Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış… NFK
Biraz izin yaptım, nerelere gittin derseniz, öyle tatil falan yok, aile ziyaretleri ve sonunda da evde oturuşJ
Evdeki pc kablolarındaki bir problem sebebi ile devre dışı, o yüzden izin müddetince kimselere ziyarete gidemedimJ
Dün eşimle Eyüp Sultan Camiine gittik, ne huzur verici bir mekan Allahım… kitap fuarından kızıma bir kaç kitap aldık, bir sevindi ki sormayın, ama sonrasında bunu da anlat bunu da anlat dilimiz damağımıza yapıştı tüm kitaptaki resimleri anlatacağız diye:)
Elhamdülillah oruç ile aram çok iyi, hiçbir problem yok çok şükür..
Mubarek Ramazan-ı Şerif Ayının 6. gününü ihya etmeye çalışırken yarım yamalak, Rabbim tuttuğumuz oruçları kabul etsin, bu günlerin yüzü suyu hürmetine günahlarımızı bağışlasın, dualarımızı da kabul buyursun inşallahJ
Biliyor muydunuz, Türkçe ezanda Allah kelimesi dâhil her kelimeyi değiştirmişler, sadece bir kelimeye dokunmadan olduğu gibi bırakmışlardı. Hangi kelime olduğunu izah edeceğim. Ama önce gelin, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, 18 Temmuz 1932 tarih ve 636 sayılı genelgesiyle ezan ve kametin Türkçe okunacağını bildiren kararının ardından, tam 18 yıl boyunca Türkçe okunan ezanın ilk defa Arapça okunduğu gün Edirne'den Artvin'e, Sinop'tan İskenderun'a kadar tüm Türkiye'yi gözyaşlarına boğan günün hikâyesine bir göz atalım.
Tarih 16 Haziran 1950.
Yani tam 57 yıl öncesi.
Yer Sultanahmet Meydanı.
Bir dönem Diyanet İşleri Başkan Vekilliği de yapan, 2006 yılı mayıs ayında kaybettiğimiz Yaşar Tunagür Hoca verdiği bir röportajda o günü şöyle anlatıyor: "Ezanın Türkçe okunduğu günlerdi. Cuma namazlarını Sultanahmet Camisinde kılmayı kendime adet edinmiştim. Cuma namazlarını meşhur Hafız Saadettin Kaynak kıldırırdı. Yani ilk defa Türkçe ezanı okumuş olan Hafız...
Yine böyle bir Cuma günüydü ve Sultanahmet camisine namaz kılmaya gidiyordum. Fakat her zamankinden farklı olarak caminin avlusunda büyük bir kalabalık ve telaş vardı. Ben ve yanımdaki arkadaşım, merakla cami avlusuna doğru ilerledik. Baktık ki caminin içinden çok, avluda insan var. Onlar bir şeyler duymuşlar ama biz henüz bilmiyoruz. Girdik içeri. Avluda baktık ki herkes yukarı bakıyor. Camiye giren falan yok. Herkes yukarı bakıyor. Birden cami minarelerinin bütün şerefelerinden, "Allahu Ekber! Allahu Ekber!" diye Arapça Ezan okunmaya başladı. Meğer caminin imamı olan Saadettin Kaynak, her bir şerefeye bir müezzin yerleştirmiş, birbiri ardına nasıl ezan okuyacaklarını da onlara güzelce tembihlemişti. Durumdan haberi olmayan caminin içindeki cemaat da Arapça Ezanı duyar duymaz kendilerini dışarı attı.
Avlu hıncahınç doluydu. Herkes İstanbul semalarını inleten Arapça Ezanı dinliyordu. 14 müezzin 6 minarenin 14 şerefesinden biri başlıyor, öbürü bitiriyor, yarım saate yakın sürdü ezan. Bunu, İstanbul'un diğer camileri takip etti... İstanbul'un bütün minarelerinden, yıllardır özlemini çektiğimiz ezan sedaları yükseliyordu göklere... Bir an için rüyada olduğumu sandım. Fakat bu bir rüya değil, gerçekti. Minarelerden Arapça Ezan okunuyordu. (Duygulandı ve gözlerinden akan yaşları sildikten sonra devam etti): Arapça Ezan sesini duyan herkes olduğu yerde durmuştu. Sanki yere çivilenmiştik; ben ve Sultanahmet Meydanı'nı dolduran bütün insanlar... Sokakta oynayan çocuklar bile oyunlarına ara verip, Allahu Ekber, Allahu Ekber'leri dinler oldular... O an anlatılmaz, yaşanır ancak... Büyük bir daüssıladan sonra, öz vatanımıza kavuşmuş gibiydik... Allah bir daha göstermesin o günleri..."
Türkiye ayakta...
O gün ülkenin dört bir yanında benzer manzaralar yaşandı. Ezanın Arapça okunmasına imkân kılan Meclis kararı o gün radyolardan ilan edilince, Türkiye'nin dört bir yanında halk sevinçten sokaklara döküldü. Tüm gözler minarelere çevrildi ve ilk ezan sesi beklenmeye başlandı. Halk sevinçten çılgına döndü. Gözyaşları tüm Türkiye'de sel olup aktı. Yasanın 17 Haziran 1950 tarihli resmi gazetede yayınlandığı gün, aynı zamanda Ramazan ayının da ilk günüydü. Bu durum halktaki duygu yoğunluğunu daha da artırdı. Gelelim yazıya başlık olan ayrıntıya.
Aralarında Hafız Burhan, Sadettin Kaynak, Hafız Nuri gibi isimlerin bulunduğu komisyonun çevirisini yaptığı "Türkçe ezan" metni şöyleydi:
'Tanrı uludur, Tanrı uludur Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı'dan başka yoktur tapacak. Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı'nın elçisidir Muhammed. Haydin namaza, haydin namaza Haydin felâha, haydin felâha Tanrı uludur, Tanrı uludur Tanrı'dan başka yoktur tapacak.''
İşte o kelime...
Ezanın Türkçeye çevrilmeyen tek kelimesi 'felâh' oldu. Sebebi, halkın felah kelimesinin 'kurtuluş' anlamına geldiğini bilmemesini sağlamak ve ezan okunurken, "haydin kurtuluşa" manasına gelecek bir çağrıda bulunmamaktı.
Allah'a ulaşmak özgürlüklerin en güzelidir. O an tüm dünyevi ayak
bağlarından sıyrılır ve başka bir boyuta geçer insan. Namaz bu duygunun en yoğunluklu yaşandığı andır. O an kendine gelir ve her şeyiyle Rabbine döner insan. Kula kul olmaktan kurtulur. Hani Milli Şairimiz Mehmet Akif, "O rükû olmasa dünyada eğilmez başlar..." der ya... İşte namaz insana, Allah'tan başka kimseye boyun eğmemeyi talim ettirir. İşte ezanı Türkçeye çevirenler, 'felah' kelimesini de Türkçeye çevirip "haydi kurtuluşa" anlamına gelen bir çağrıya zemin hazırlamamakla, namazın temel fonksiyonunu acaba nasıl etkisizleştirebiliriz düşüncesinde olmuşlardır. Şimdilerde ara ara aynı düşünceyi seslendirip "millet anlamıyor, Türkçe okunsun" diyenlerin amacı milletin anlaması değil, değerlerinden kopmasının kapısını aralamaktır.
Milletin değerleriyle cebelleşmeyi kendine vazife edinen dünyanın başka neresinde bu tür insanlar vardır acaba? Çok yazık. Çok şükür o günler geride kaldı. Geri getirme heveslilerinin çabaları da kursaklarında kalmaya mahkûmdur.